Danimarka’da rüzgâr enerjisi, önceki cuma sabahının erken saatlerinde ulusal elektrik talebinin %140’ına eşdeğer seviyeye ulaştı. O sırada talep düşük olduğundan Danimarka kendi ihtiyacının neredeyse tamamını tüketti ve kalan miktarı bölge ülkelerine ihraç edilmek üzere sundu. Bu dikkat çekici bir rakam, ancak ülkenin tüketiminin sürekli olarak %140’ını karşıladığı anlamına gelmiyor; yalnızca rüzgâr hızındaki artışın talepteki düşüşle aynı zamana denk geldiği bir anı yansıtıyor.
Bununla birlikte bu an, rekorun ötesine geçen pratik bir soruyu ortaya koyuyor: Yenilenebilir üretim yerel talebi aştığında elektrik şebekesi ne yapar? Fazla enerjiyi ihraç etmek çözümlerden biri, ancak Danimarka aynı zamanda açık deniz elektriğini geçici bir fazla enerji olarak görmek yerine başka kullanımlara dönüştürebilecek altyapıyı genişletmeyi de planlıyor.
Kuzey Denizi ve Baltık Denizi’nde enerji adaları
Danimarka Enerji Ajansı, Kuzey Denizi ve Baltık Denizi’nde iki yeni enerji adası oluşturma planı üzerinde çalışıyor. Bu adalar, açık deniz rüzgâr enerjisini toplamak ve bunun bir bölümünü doğrudan kıyı bölgelerinin şebekelerine aktarmak için merkez görevi görecek; diğer bölüm ise yeşil hidrojen üretimi de dâhil olmak üzere denizle bağlantılı kullanımlara ayrılacak.
Metinde yer alan ayrıntılara göre Kuzey Denizi tesisi, 3 ila 4 gigavat kapasite aralığında açık deniz rüzgâr enerjisini yönetecek ve bu kapasitenin ileride 10 gigavata çıkarılması mümkün olacak. Baltık Denizi tesisi ise buna 3 gigavat daha ekleyecek. Danimarka Enerji Ajansı, iki merkezin yaklaşık 5 milyon hanenin ihtiyaçlarına eşdeğer enerjiyi yönetebileceğini belirtiyor.
Ajans, bu iki adayı “denizdeki yeşil enerji santralleri” olarak nitelendiriyor ve bunları Danimarka ile Avrupa’da fosil yakıt kaynaklarının kademeli olarak ortadan kaldırılması planıyla ilişkilendiriyor. Ancak kaynak, iki projenin tamamlanması için bir takvim sunmuyor; finansmanlarına veya bölgesel şebekelere bağlanmaları için gereken altyapıya ilişkin ayrıntıları da açıklamıyor.
Pratikte ne değişiyor?
Danimarka deneyiminin teknik açıdan ortaya koyduğu anlam, rüzgâr enerjisindeki genişlemenin yalnızca türbinlerin kurulmasına dayanmadığıdır. Üretim hava koşullarına göre dalgalandığında bölgesel bağlantı şebekeleri, ihracat, depolama ve elektriğin hidrojene dönüştürülmesi, üretim kapasitesinin tamamlayıcı unsurları hâline gelir. Danimarka örneğinde enerji adalarının tasarımı, bu unsurları tek bir deniz merkezinde birleştirme girişimini temsil ediyor.
Ancak yerel talebi aşan bir üretime ulaşmak, zamanlama sorununu ortadan kaldırmıyor. Fazla enerji, elektrik tüketiminin düşük olduğu kısa bir dönemde ortaya çıktı; bu nedenle bu sonuç tek başına rüzgâr enerjisinin günün her saati istikrarlı arz sağlayabildiğini kanıtlamaz. Ayrıca kaynak, fiilen ihraç edilen enerji miktarını veya bunun fiyatlandırma mekanizmasını belirtmiyor.
Amerika Birleşik Devletleri ile karşılaştırma
Yazar, Atlantik ve Pasifik okyanuslarında uzun kıyılara ve Meksika Körfezi’nde kaynaklara sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’ne geçiyor. Maine hariç Atlantik eyaletlerinin genel olarak, tek kazıklı temellere sabitlenen rüzgâr türbinleri için uygun sığ kıyı sularına sahip olduğunu belirtiyor. Maine’de araştırmacılar derin sularda açık deniz rüzgârı için yüzer bir platform geliştirirken, ABD’de geliştirilen yüzer platformlar ülke dışındaki projelerde kullanıldı.
Makale ayrıca Körfez bölgesindeki taraflardan oluşan bir konsorsiyumun, atıl durumdaki açık deniz petrol ve gaz tesislerini yenilenebilir enerji amacıyla yeniden kullanma planlarına da değiniyor; ancak bölgedeki rüzgâr hızları görece daha az elverişli. ABD Enerji Bakanlığı’nın 2021 yılındaki tahminine göre ABD’nin açık deniz rüzgâr enerjisi için teorik potansiyeli 35.000 megavatı aşıyor.
Ancak yazar, ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve geldikten sonra yeni açık deniz rüzgârı ruhsatlarının verilmesini durdurma kararını eleştiriyor ve bir federal yargıcın bu kararın yetki kapsamında olduğuna hükmettiğini, diğer yargıçların ise devam eden projeleri durdurmak için olağanüstü yetkilerin kullanılmasını reddettiğini belirtiyor. Yazar ayrıca mevcut ruhsatların geliştirilmesini engellemek amacıyla satın alınmasını istisnai ve hukuken tartışmalı bir adım olarak nitelendiriyor.
certi.news’in değerlendirmesi
Makale, yeni bir teknik duyurudan çok, yenilenebilir bir kaynağa sahip olmak ile onu bünyesine alabilecek bir sistem sağlamak arasındaki farka ilişkin bir görüş savı sunuyor. Danimarka örneği, bölgesel bağlantıların ve fazla enerjinin hidrojen gibi uygulamalara dönüştürülmesinin değerini ortaya koyarken, ABD karşılaştırması da deniz kaynaklı potansiyelden yararlanma hızını teknoloji kadar politika ve düzenlemelerin de belirleyebileceğini gösteriyor.
Metnin önemli bir bölümü, özellikle ABD yönetiminin açık deniz rüzgâr enerjisine yönelik tutumunun gerekçeleri konusunda, yazarın siyasi yorumlarından oluşuyor. Kaynak ayrıca dalga ve gelgit enerjisinin, tedarik zincirleri ve iş gücünün geliştirilmesinin yanı sıra, ABD elektrik karmasına büyük bir katkı sunmasından önce hâlâ yıllara veya on yıllara ihtiyaç duyduğunu kabul ediyor. Bu nedenle açık soru yalnızca ülkelerin nasıl daha fazla rüzgâr enerjisi üreteceği değil, üretim zirveye ulaştığında bu enerjiyi kullanmak için gerekli şebekeleri, piyasaları ve politikaları nasıl inşa edecekleridir.