Indiana Üniversitesi O’Neill Kamu Politikası ve Çevre İşleri Okulu’ndan Christopher Callahan’ın yayımladığı bir çalışma, belirli aktörlerin kümülatif emisyonları ile sıcak hava dalgaları ve şiddetli yağışların meydana gelme olasılığındaki artış arasında istatistiksel bir bağlantı kuran çerçeve sundu. Çalışma, fosil yakıt şirketlerini veya hükümetleri belirli iklim zararlarından sorumlu tutmaya çalışan davaların arttığı bir dönemde, 7 Ağustos 2026’da Earth’s Future dergisinde yayımlandı.
Araştırmanın önemi, iklim sorumluluğunun en zor halkalarından biriyle ilgilenmesinde yatıyor: insan faaliyetlerinin gezegenin sıcaklığını artırdığının kanıtlanmasından, belirli bir ülkenin, şirketin veya emisyon kaynağının belirli bir yer ve zamanda meydana gelen bir iklim olayının riskine katkısının tahmin edilmesine geçiş.
Kümülatif emisyonlardan iklim riskine
Model, küresel ısınma ile karbondioksit emisyonlarının birikimi arasındaki orantılı ilişkiden yola çıkıyor. Aylar ve yüksek hesaplama kapasitesi gerektirebilecek son derece karmaşık modellere dayanmak yerine Callahan, tarihsel emisyonlara dayanarak aşırı sıcaklık ve şiddetli yağış olasılıklarındaki değişimi tahmin eden istatistiksel bir model oluşturmak için sekiz iklim modeli üzerinden 150’den fazla simülasyon kullandı.
Çalışmanın özetine göre, Amerika Birleşik Devletleri’nin kümülatif emisyonları, dünyanın kara alanının üçte birinde yakın dönemde aşırı sıcaklara maruz kalma olasılığını en az %50 artırdı. Modelin belirli olaylara uygulanması da büyük fosil yakıt şirketlerinin emisyonlarının 2021’de Pasifik Kuzeybatısı’nı vuran sıcak hava dalgasının olasılığını %31 artırdığını ve 2022’de Pakistan’daki şiddetli yağış olasılığını %7 yükselttiğini ortaya koydu.
Bu rakamlar, tek bir aktörün bir iklim olayına tek başına neden olduğu anlamına gelmiyor; aktörün emisyonlara katkısına atfedilen olasılık artışını ölçüyor. Bu da çalışmanın temel ilkesini doğruluyor: İklim risklerindeki değişim üzerinde etkisi olmayan herhangi bir emisyon miktarı yoktur ve her bir ton karbondioksit kümülatif etkiye katkıda bulunur.
İklim davalarında pratikte ne değişiyor?
Fosil yakıt şirketlerine karşı açılan davalar, belirli bir aktörün emisyonları ile sel veya sıcak hava dalgası gibi belirli bir zarar arasındaki yakın nedenselliğin kanıtlanması şeklinde hukuki bir engelle karşılaşıyor. Olası savunma, aşırı hava olaylarının iklim değişikliğinden önce de var olduğu ve tek bir şirketin belirli bir zarara katkısının belirlenmesinin mümkün olmayabileceği görüşüne dayanıyor.
Çalışma, aktörün tarihsel emisyonlardaki payını risk artışına ilişkin ölçülebilir bir tahmine dönüştürerek davacıların bu sorunun bir bölümünü aşmasına yardımcı olabilecek nicel bir araç sunuyor. Kaynağın araştırma sonuçlarına ilişkin aktarımına göre bu yöntem, diğer ülkelere, şirketlere veya emisyon kaynaklarına ve farklı yer ve zamanlara uygulanabilir olabilir.
Ancak bu çerçevenin değeri bilimsel ve delile ilişkin niteliktedir; hukuki bir hüküm değildir. Mahkeme yine de yetki, zararın tanımı, hukuki sorumluluk ve ilgili davada gerekli nedensellik ilişkisine ilişkin ölçütleri değerlendirmek zorunda kalacaktır. Bu nedenle tek başına %31’lik oran, belirli bir şirketin belirli bir tazminat ödemekle yükümlü olduğunu veya mahkemenin modeli kesin bir delil olarak kabul edeceğini kanıtlamaz.
Bilimsel ve hukuki bir ihtilaf alanı
Kaynak, çalışmayı Amerika Birleşik Devletleri’ndeki daha geniş bir ihtilaf bağlamına yerleştiriyor. 2017’den bu yana eyaletler, belediyeler ve kabile hükümetleri tarafından petrol ve gaz şirketlerine karşı 40’tan fazla dava açıldı; en az beş dava, şirketlerin iklim değişikliği hakkında ne bildiği ve bunu ne zaman bildiği konusunda belgelerin teslim edilmesini ve yetkililerin sorgulanmasını gerektirebilecek delil keşfi aşamasına girdi.
Kaynak ayrıca Politico’nun haziran ayında yayımladığı bir araştırmayla ortaya çıkarılan ve Ulusal Bilimler Akademileri’nin bir raporunun bulgularını sorgulamayı amaçlayan gizli bir muhalefet kampanyasına işaret ediyor. Bunun yanı sıra iklim bilimiyle ilgili bir bölümün, Cumhuriyetçi başsavcıların baskısının ardından federal yargıçlar için hazırlanan bir başvuru kılavuzundan çıkarıldığını ve Ulusal Bilimler Akademileri’nin aynı ayın ilerleyen günlerinde kılavuzu resmen geri çektiğini belirtiyor. Kaynağın aktardığı bu olaylar, tartışmanın yalnızca bilimsel modeller etrafında dönmediğini; bu modellere yargısal ve siyasi kurumlar içinde ne ölçüde ağırlık verileceğiyle de ilgili olduğunu gösteriyor.
certi.news’in değerlendirmesi
Buradaki asıl değişiklik, emisyonların iklimi etkilediğinin keşfedilmesi değil; belirli aktörlerin aşırı olayların meydana gelme olasılığı üzerindeki etkisini tahmin etmek için hesaplama açısından daha az ağır bir yöntemin geliştirilmesidir. Bu, sorumluluk tartışılırken araştırmacılara ve davacılara daha kesin bir nicel dil sağlıyor; ancak modellemenin sınırlarını ortadan kaldırmıyor ve bilimsel sonucu otomatik olarak hukuki sorumluluğa dönüştürmüyor.
Fosil yakıt şirketleri, hükümetler ve iklim zararları için tazminatları değerlendiren kurumlar bu gelişmeden etkileniyor; buna karşın açık sorular, mahkemelerin yöntemi ne ölçüde kabul edeceği ve genel bir olasılık artışının tazmin edilebilir bir zarara nasıl dönüştürüleceğiyle bağlantılı kalıyor. Ayrıca özgün metin, fosil yakıt sektörüne ve Amerikan siyasetine karşı keskin bir görüş tonuna sahip; bu nedenle söz konusu tutumlar, risklerdeki artışı belirleyen ancak herhangi bir taraf hakkında yargısal hüküm vermeyen çalışmanın kendisinden ayrılmalı.