Konuk yazar ve Grellas Shah LLP ortağı David Siegel, kurucuların hisseleri için dört yıl süren ve bir yıllık cliff dönemi içeren hak ediş modelinin, girişim sermayesi destekli girişimlerde yaygın bir standart hâline geldiğini; ancak kuruculardan biri ayrıldığında veya görevine son verildiğinde ne olacağını yeterince ele almadığını düşünüyor.
Siegel’in görüşüne göre sorun, ayrılan kurucunun kalıcı ve büyük bir payı elinde tutabilmesi; yazarın verdiği örneklerde bu pay şirketin %15’i veya %20’sine kadar çıkabiliyor. Bu hisseler hak edildikten sonra geleneksel model, bunları geri almak için açık bir sözleşmesel mekanizma sağlamıyor. Sonuç, yazarın “ortaklık tablosundaki ölü ağırlık” olarak adlandırdığı durumdur: Şirketin inşasına artık katılmayan bir kişinin sahip olduğu, ancak finansman, yönetim ve nihai getiri üzerinde etkisini sürdüren bir pay.
Bu pay şirketi nasıl etkiler?
Siegel bu durumun üç pratik sonucunu belirtiyor. İlk olarak, ekip yıllarca bir satın alma veya halka arz için çalışırken, getirinin önemli bir bölümünün artık çalışmaya katılmayan bir kurucuya gideceğini bilmesi, geride kalan ekibin moralini olumsuz etkileyebilir. İkinci olarak, mevcut hisse sayısı ayrılan kurucunun payını da içerdiğinden, finansman turları ve opsiyon programlarının genişletilmesi daha karmaşık hâle gelir; bu da yeni bir opsiyon havuzu oluşturmayı sulandırma açısından daha maliyetli kılabilir.
Üçüncü sonuç ise oy hakları ve kontrolle ilgilidir. Büyük bir payı elinde tutan kurucunun, aktif ekibin zaman öncelikleri veya risk toleransı onunkinden farklı olsa bile yatırım belgelerini veya pay sahiplerine ilişkin kararları imzalaması gerekebilir.
Yatırımcıların sorunu kabullenme isteği azalıyor
Yazar, beş ila on yıl önce yatırımcıların ayrılan bir kurucunun %5, %10 veya hatta %20’lik bir payı elinde tutmasını kabullenmeye daha istekli olduğunu söylüyor. Ancak birçok yeni yatırımcının, eski kurucunun payının ortaklık tablosunun %2,5’ini aşmamasını istediğini de ekliyor.
Önceden üzerinde anlaşılmış bir geri alma mekanizmasının bulunmaması, ayrılıktan sonra alternatif çözümler aranmasına yol açıyor. Siegel, hisselerden feragat edilmesi yönündeki baskıları, yatırımcılardan yararlanma veya mesleki itibarı etkileme girişimlerini ve ardından fikrî mülkiyet veya gizlilik konusunda görünüşte açılan, ancak kendi görüşüne göre pratikte hisseleri geri almayı amaçlayan davaları anlatıyor. Bu davaların yüz binlerce dolara mal olabileceğini belirtiyor.
Yazar ne öneriyor?
Siegel çözümleri ikiye ayırıyor. İlki kontrol ve oy haklarıdır ve bunu görece daha kolay görüyor. Kuruluş belgeleri, kurucunun ayrılması üzerine oy haklarının geri alınmasını veya kurucunun mevcut CEO’ya oy vekâleti vermekle yükümlü tutulmasını öngörebilir; buna ek olarak satış işlemlerine veya yatırım turlarına zorunlu katılım hükmü getirilebilir. Ayrıca ayrılan kurucular ve diğer hizmet sağlayıcılar için oy hakkı bulunmayan bir hisse sınıfı oluşturulmasını da seçenek olarak sunuyor.
Ekonomik tarafı ise daha zor görüyor. Hak ediş süresinin beş veya altı yıla uzatılmasını ve daha büyük bir hak ediş oranının hizmetin sonraki yıllarına odaklandığı eşit olmayan bir dağılım yapılmasını öneriyor; ilk yılda %5, ikinci yılda %10 veren bir örnek sunuyor. Ayrıca hizmet ilişkisinin sona ermesinden sonra hak edilmiş hisselerin geri alınması için mekanizma ve fiyat üzerinde önceden anlaşılmasını; kurucuya kalıcı olarak %2’lik bir asgari pay bırakılabilmesini öneriyor.
Diğer alternatifler arasında, elde tutulan hisse miktarını çıkışın zamanlamasına bağlamak bulunuyor: Şirket kurucunun ayrılmasından üç ay sonra satılırsa kurucu, oluşturulmasına katkıda bulunduğu değeri yansıtan bir payı elinde tutar; buna karşılık satış ayrılıktan yıllar sonra gerçekleşirse bu pay otomatik olarak azalabilir. Yazar ayrıca ayrılan kurucunun hisselerinin otomatik olarak oy hakkı bulunmayan ve daha düşük ekonomik haklara sahip ayrı bir sınıfa dönüştürülmesini öneriyor.
Bu tartışma neden önemli?
Siegel’in görüşündeki en önemli nokta, hak ediş takviminin yalnızca kurucuların mülkiyetini dağıtmaya yarayan idari bir hüküm değil; şirketin ileride finansman sağlama, karar alma ve anlaşmazlıklardan kaçınma kapasitesini etkileyen bir mekanizma olduğudur. Bu nedenle sorunu ayrılma aşamasına ertelemek, özellikle ilk belgeler hak edilmiş hisselerle nasıl başa çıkılacağına dair açık bir mekanizma içermiyorsa, geç kalınmış bir adım olabilir.
Yazar özellikle azınlık kurucuların paylarını geri almaya yönelik girişimlerin hedefi olmaya daha açık olabileceği konusunda uyarıyor. Bu nedenle imza atmadan önce, üzerinde anlaşılmış bir işten çıkarılma tazminatı, feshi haklı kılan “sebep” hâllerinin açık bir tanımı ve hak edişin hızlandırılmasına ilişkin koruma konusunda müzakere etmelerini tavsiye ediyor. Bu öneriler yazarın hukuki ve analitik görüşünü yansıtmakta olup her şirket için geçerli tek tip bir reçete değildir; ayrıca mevcut metin yetki alanını belirtmediği veya ayrıntılı sözleşme metinleri sunmadığı için, herhangi bir hüküm kabul edilmeden önce uzman bir avukatın incelemesi gereklidir.